Dışarı çıktığımızda, ilk gördüğüm şavurmacıdan iki dürüm yaptırıp birini Tatar’a uzattım “Spasibo bratan,” dedi (Bratan’ genelde sokak dilinde kardeş, dost anlamında kullanılır). Tatar son lokmasını yuttuğunda, “Beni Çerkez (Cherkesskiy Rynok) pazarına götür,” dedim. Bir süre yüzüme bakıp tebessüm ettikten sonra, “Gidelim,” dedi.

   Gözlerime inanamadım! Hayatımda gördüğüm en kaotik yerdi Çerkez Pazarı. Bu kadar çok ve farklı ırkta insanın bir arada olduğu başka bir yer görmemiştim. Sanki dünyanın her yerinden insanlar buraya tezgah açmış memleketlerinden getirdiklerini satıyorlardı. Demir konteynırlarda, dükkanlarda, tezgahlarda deriler, tekstil ürünleri, yiyecekler ve aklınıza gelebilecek her şey vardı bu yirmi stadyum büyüklüğündeki dev pazarda. Tatar elini açarak, “Kak” (Nasıl) dedi. Önce gözümü kapattım sonra yavaşça Çerkez pazarının havasını içime çekmeye başladım. Pisliğin kokusu ciğerlerime dolarken aklımdan geçen şuydu,“Madem hayat beni cehenneme çekiyor, bende o cehennemin zebanilerinden olurum!” Suratınızı hiç düşürmeyin ne bekliyordunuz ki? Cehennemin içinde doğup melek olmamı mı! Ben seçimimi yaptım,YA HEP YA HİÇ!

   O gece sabaha kadar sadece on beş dolar için Vietnamlıların dondurulmuş boktan balıklarını taşıdık. Sadece on beş dolar için! Kasaları taşırken bütün gece ağrıdan resmen böğürdüm ara ara kustum ve ellerimin neredeyse her yeri kesildi. Tatar çoktan yevmiyenin yarısını votkaya gömmüştü. Bu defa o uzatmadan elindeki votkayı aldım, “Kak,” dedi. “Haraşo” (İyi) dediğimde ikimizde deliler gibi gülüyorduk. Hem gülüyordum hem de acıdan gözümden yaş geliyordu. Tam o anda gözüme bir adam takıldı. Yerde yatan evsiz bir kadına bir şeyler söyleyip, baş ucuna siyah bir poşet bırakarak oradan uzaklaştı. Yerde yatan kadın o kadar sarhoştu ki hiçbir tepki vermedi.Tatar, “Yakınıdır temiz kıyafet, yiyecek getirmiştir” diyerek, yerde yatan kadına doğru yürümeye başladı. Ne yapacağını anlamıştım, hemen kolundan tutup hayır dedim

“Benden her şeyi bekleyebilirsiniz ama kimsenin malını çalmam, düşmüşe asla vurmam! Yanlış anlamayın haramla günahla ilgisi yok tamamen tarz meselesi.”

Tatar kolunu çekmek isteyince daha sıkı tuttum. Göz göze geldiğimizde ciddiyetimi anlamış olmalı ki vazgeçti. Geri dönerken Rusça konuşmaya başladı. Küfür ettiğini anlayabiliyordum. Dedim ya öfkenin dili her yerde aynı!

   Tatar tekrar yere çöküp paltosundan çıkarttığı votkaya yudumlamaya başladı. Yaşadığım bu olay (adamın yerde yatan evsiz kadına bıraktığı poşet, Tatar’ın poşeti çalmak istemesi) bana askerde tanıştığım birini hatırlattı. İsmini hatırlamıyorum uzun yıllar geçti. Ellili yaşlarında İngiltere'de uzun yıllar yaşamış, askerliğini kısa dönem yapmak için Türkiye'ye gelip evraklarında çıkan bir pürüzden dolayı uzun dönem askerliğe yollanmış biri. Para kazanmak için evsizler ve yakınları arasındaki iletişimi sağlıyormuş. Kirli kıyafetleri alıp, temizleriyle değiştiriyor, yiyeceklerini veriyor, başkalarının çalmasına engel oluyormuş yani bir nevi güvenliklerini sağlıyormuş. 

    Tatar anlattıklarıma bir süre tepkisiz kaldıktan sonra, “Mojna,” dedi. Hemen harekete geçmeliydik. Belki de çıkış bileti buydu! Çevreyi dolaşmaya başladık. Tatar şehirdeki bütün evsizlerin nerelerde takıldığını bildiği için onları bulmak zor olmadı. Tek sorun yakınlarına denk gelmekti. O gün, gece dahil soluksuz dolaşmamıza rağmen hiçbir evsiz yakınına denk gelmedik. Ertesi gün metro çıkışında bir evsizle konuşan bir adam gördük. Tatar’a, “Hadi dedim sıra sende,”dedim. Adam önce konuşmak istemedi ama Tatar ısrar edince durdu. Bir şeyler konuşmaya başladılar. Sözcükler yavaş yavaş kulağıma doluyordu ama yine de birkaç kelime dışında neler konuştuklarını anlamıyordum. Adam bir süre durduktan sonra isteksizce cebinden kağıt kalem çıkartıp bir şeyler yazdı ve elli rubleyle birlikte Tatar’a uzattı. Tatar bana yaklaşırken gözleri kısılmış pis pis gülüyordu. İlk işimizi yapmıştık ama gerçek anlamda para kazanmak için bunu bir sisteme oturtmalıydık. İhtiyacımız olan ilk şey bir cep telefonuydu. Tatar para için dilenmemiz gerektiğini söyledi ya da Çerkez pazarında donmuş balık taşıyacaktık. “Sen dilen, ben balık taşırım,” dedim. Eliyle kaburgamı göstererek, “Bu halinle mi?” dedi. Ayrıca, dilenerek daha çok kazanacağımızı söyledi. Gerçi o boktan balık taşıma işinin dilenmekten pek farkı yoktu. Sessizce Tatar’ın peşine takıldım. Tam olarak ne yapacağımı bilmiyordum. Öylece yere çöktüm, küçülebildiğim kadar küçülüp yüzümü yerden hiç kaldırmadan sağ elimi açıp beklemeye başladım. Aslında utanmam gereksizdi çünkü beni burada kimse tanımıyordu ve zaten tanınmaz bir haldeydim ama yine de utanıyordum.Tatar idmanlıydı. Benim gibi sabit beklemiyor, insanların karşısına dikilip para istiyordu. Neredeyse her üç kişiden biri Tatar’ın eline para bırakıyordu. İkinci el işimizi görecek bir telefon parası için üç gün dilendik. Metro istasyonlarında, duraklarda, alışveriş merkezlerinin önünde, her yerde durmadan saatlerce dilendik. “Pozhaluysta, pomogite, pozhaluysta, pomogite.” (Lütfen yardım) 

   Tatar telefonun bataryasını çıkartırken bende sim kartın paketini, doğum günü hediyesini heyecanla açan bir çocuk gibi parçalıyordum. Kartı Tatar’a uzattım. Uzun uzun gözlerime baktı, sanırım inadım hoşuna gitmişti ya da bana güvendiği için mutluydu.

   Tatar, cebinden votkasını çıkardı, bir yudum aldı ve kartı usulca telefona yerleştirdi. İlk müşterimiz belliydi. Metro çıkışında rastladığımız evsiz yakını. Bölgeleri belirlemeye, evsizlerin yanına gidip hepsinin ismini not almaya başladık. Yakınlarının numaralarını aldık, yakınlarının numaralarını bilmeyen evsizlere, yakınlarına vermeleri için kağıtlara yazdığımız notları bıraktık. Yardım sever insanları, herkesi her şeyi not etmeye başladık. Otobüs duraklarına kağıtlar yapıştırdık. Neredeyse yirmi dört saat çalışıyorduk. Tatar her köşeyi avucunun içi gibi biliyordu. O olmasaydı tek başıma hiçbir şey yapamazdım ama fikir bana aitti. Birbirimizi tamamlamıştık.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile