Yaklaşık bir hafta sonra merkeze uzak bir semt olan Babushkinskaya’da iki odalı bir dairenin küçük odasını kiraladık. Evin daha büyük olan diğer odasında ise Tacikistanlı on yedi kişi kalıyordu. Yalnış duymadınız tam on yedi kişi; kadınlı erkekli, çocuklu hepsi bir odada! Ama değil on yedi, yetmiş yedi bile olsa umurumda değildi. Umurumda olan tek şey gece dışarıda yatmayacak olmamdı.

Haftalardır yıkanmadığım için hemen kendimi zeminini ıslak bırakmamamız konusunda defalarca uyarıldığımız banyoya attım, üzerimdeki kıyafetleri çıkartmadan öylece küvete girdim.

“Hepiniz, hayatında en az bir defa kendi isteğiniz ya da isteğiniz dışında kıyafetlerinizle suyun altında kalmışsınızdır. Sıcak bir yaz gününde sulu bir şaka ile ıslatılmışsınızdır mesela. Benimkisi biraz keyifsiz bir ıslanmaydı ama yapacak bir şey yoktu. “

Aslında küvetin içine su doldurarak kıyafetlerimi yıkayabilirdim fakat gerçekten hiç gücüm yoktu. Ayrıca, çıplak kalma fikri beni çok rahatsız ediyordu!”

   Küvetin içinde zor bela bağdaş kurdum. Onca zaman geçmesine rağmen hala ağrılarım vardı. Ani hareket etmekten çok çekiniyordum, gülmekse resmen acı veriyordu... Bir doktora gidip durumumu bilsem rahat edecektim çünkü bu şekilde kafamda sürekli senaryolar yazıyordum, “Acaba kaç çatlağım var, organlarımda hasar, kaslarımda yırtık var mıdır?”.

   Su yavaşça kıyafetlerimden süzülürken rengi değişiyor, simsiyah bir şekilde ayaklarımın arasından küvetin deliğine doğru akıyordu. Sıcak suyun kıyafetlerimin altından tenime değmesinin verdiği rahatlatıcı hisle gözlerimi kapayıp, sabunu kıyafetlerimin üzerinden vücudumda gezdirmeye başladım. Kendimi  uzun zamandır böyle iyi hissetmediğimi düşünürken birden gözüm seğirmeye, nefesim göğsüme dolmaya, sağ elmacık kemiğim atmaya başladı.  Elimi hemen boynuma attım çünkü sırada neyin geleceği belliydi; elmacık kemiğimden sonra boynuma şiddetli bir kramp girecek ve film kopacaktı! Birden titremeye başladım. Kaslarıma hakim olamıyordum. Bir süre sonra sesimi duymuş olmalılar ki Tatar, Tacikistanlılardan biriyle içeri girdi. Beni küvetten çıkartıp kadınların ve çocukların korkmuş bakışları arasında odaya taşıdılar. Bu esnada her yer ıslanmıştı. Bir yandan titriyor bir yandan, ‘YERLER ISLANMASIN, YERLER ISLANMASIN’ diye bağırıyordum. Tatar söylediklerimi tercüme etmiş olmalı ki herkes gülmeye başladı. Üzerimdeki kıyafetleri çıkartıp üstüme yorgan örttüklerinde hala titriyor ve gülüyordum, “Yerler ıslanmasın, yerler ıslanmasın!”

   Uyandığımda Tatar kıyafetlerimi topluyordu. Belli ki gece kurusunlar diye kaloriferin üstüne sermişti. Tişörtümü uzattı, “Spasibo bratan,” dedim. Ne iyi yapmıştım bir evsizin peşine takılmakla, ne iyi yapmıştım bir ayyaşla arkadaş olmakla ve ne iyi yapmıştım İstanbul’dan kaçmakla!

   Taciklerin kaldığı odadan gelen bağrışmalarla irkilip kendimizi evin girişindeki boşluğa attık. Bulunduğumuz yerden, evi tuttuğumuz emlakçıyı ve onun yanında duran adamı (Sonradan adının Muhammed olduğunu öğrendiğim Azerbaycanlı ev sahibimiz) görebiliyorduk. Taciklere bağıran adam, emlakçıya dönüp, “Altı nəfer kalırak dediler on yedi nefer kalır  Gıcdıllahlar!” dediğinde dayanamayıp sakin bir sesle, “Vermeseydin, zorla tuttuklarını sanmıyorum sarayını,” dedim. Adam bana döndüğünde direk aksanı değişti ve Tatardan daha iyi bir Türkçeyle, “Türk müsün?” diyerek bana doğru yürüdü. Cevabımı bile beklemeden mavi gözlerini gözlerime dikip eliyle burnunu göstererek, “Görüyor musun bunu? Çerkez pazarında Türklerin malını kurtarırken yaptılar” dedi. “Kurtarmasaydın” dediğimde, emlakçıya dönüp gülerek, “Stoprotsentnyy turetskiy narod (yüzde yüz Türk)” diyerek mutfağa geçti. Cebinden çıkarttığı bir poşet şekerlemeyi masaya bırakıp, “Çayınız yok mu?” diyerek masanın başına oturdu. Ve başladı konuşmaya, “Ne işin var Moskova’da, o güzel şehir bırakılıp gelinir mi bu bol'shaya derevnya?”(Büyük köy). Moskova’ya büyük köy diyordu. Neden burada olduğum ile ilgili yarım yamalak bir şeyler anlattım. O da fazla kurcalamadı. Uzun uzun Moskova’nın ne kadar tehlikeli olduğunu, sürekli insanların öldüğünü, gelenlerin geri dönemediğini anlattı. Belli ki beni uyarmaya çalışıyordu ama anlattıkları umurumda bile değildi, aksine hoşuma gitmişti. Pislik ne karar fazlaysa aklımdakileri gerçekleştirebilme olasılığım o kadar artıyor demekti!  Benim bunlardan etkilenmediğimi fark etmiş olmalı ki konuyu değiştirip kendini anlatmaya başladı. Bir zamanlar hızlıymış. Eşi kanser olunca çekmiş elini gayrimeşru işlerden. Eşi ölünce, kızı ve eşinin anne babası ile kalakalmış. Kızını Azerbaycan’a ailesinin yanına  yollamış. Eşinin anne babasına ise köydeki evlerinde bakmaya başlamış. Eşinin annesi rahatsızlanınca onları Moskova’ya getirmiş. Tacikleri o yüzden çıkartmak istiyormuş, kayıvalide ve kayınpederi şu an yaşadığı evde kalacak kendisi ise buraya geçecekmiş. Biz bunları konuşurken Tacikler kaldıkları odayı boşaltıyorlardı. Acaba nereye gidecekler diye düşündüm ama sormadım. Nasıl olsa sorsam da bir şey değişmeyecekti. Boş yere ev sahibimizi germeye gerek yoktu. Hem bu şekilde daha rahat edecektik. Birden evde on altı kişi eksilecekti. Tatar ve benim yapmamız gereken sadece yerleri ıslatmamaktı!

  Tacikler gitmiş, Muhammed eve yerleşmişti. Bizse boktan işimize devam ediyorduk. Her sabah, evden metro durağına kadar yaklaşık bir kilometre yürüyüp (tabi Tatar sürekli içtiği için sabah ayıltmak zor oluyordu) aktarmayla merkeze geliyorduk. Evsizleri görebilmek için sürekli dışarıda olduğumuzdan çok fazla karton bardaklarda çorba, kahve ve çay içiyordum. Tatar sürekli votka içtiği için kahve ve çayla arası yoktu. Arada çorba içiyordu. O da benim zorlamamla. Tatar bana lazımdı çünkü henüz Rusça konuşamıyordum. Söylenenleri anlıyordum ama iletişim kurmak hala çok zordu. En azından Rusça öğrenene kadar Tatar’a ihtiyacım vardı. 

   Evsizlerden kazandığımız para, yiyeceğimize ve Tatar’ın votkasına anca yetiyordu. Bu durumdan iyice sıkılmaya başlamıştım. Bu şekilde olmazdı. Başka bir işe ihtiyacım vardı. Önce registratsiya işini çözmeliydim (Kısa süreli kayıt, oturum gibi bir şey). Kimlik kontrolleri çok fazlaydı ve her defasında polise rüşvet vermek zorunda kalıyordum. Konuyu Muhammed abiye açtım, “Neden daha önce söylemedin” diyerek bir otelin resepsiyonunda çalışan tanıdığı aracılığıyla registratsiya işimizi halletti. Registratsiya, çalışma izni değildi ama en azından Moskova’da daha rahat gezebilmemi sağlayacaktı, tabi belli aralıklarla yenileme şartıyla. Her yenileme ise para demekti ve evsizlerden kazandığımız para çok azdı. Daha fazla kazanmanın bir yolunu bulmalıydım fakat çalışma iznim ve Rusçam olmadığı için bu neredeyse imkansızdı. Derken bir gün Muhammed abi Azerbaycanlı bir tanıdığının hamamında, kese köpük yapabilecek birinin arandığını söyledi. Antalya’da iki buçuk dolar için elli derecenin altında turistlere kese köpük yapıyordum, burada mı yapmayacaktım! Hemen atladım, “Ben yaparım,” dedim. 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile