40 gün sonra...

 

— Anne anne anne...çıkabilir miyim artık, babam uyudu mu? Ufff sıkıldım ama buradan, çok dar burası, güvercinler uçuyor korkuyorum.... anne anne... Anne bir daha girmeyeceğim buraya kandırıyorsun beni... 

......

..

Muhammed abinin çekiştirmesiyle sırılsıklam olduğum kabustan uyandım. “Gənc oğlan uyan! Sen deli misin? Günlerdir hamandan çıkmıyorsun çile dolduruyorsan yanlış yerdesin camiye götüreyim seni!  Şu halen bak neçesen?” diyerek bir yandan sarsıyor, bir yandan azarlıyordu. Yattığım yerde hafifçe doğruldum. Gözlerim, el ve ayak parmaklarıma takıldı. Suyun içinde kalmaktan buruş buruş olmuşlar, tırnaklarımın kenarlarındaki etler sıcak suyun etkisiyle incelmiş pembe iğrenç bir hal almıştı. Muhammed abi hiç tepki vermediğimi görünce daha sert bir sesle, “Senin derdin ne çocuk! Bir sıkıntın mı var, birinden mi kaçıyorsun, aşık mısın? “diye bağırdı.

Başımı yavaşça kaldırıp, tepemde dikilmiş mavi gözlü Azeri’ye bir süre baktıktan sonra, “Abi beni Çerkez pazarına götür,’ dedim. Bu defa gerilmiş olmalı ki, “Çerkez pazarını ne edeceksin? Kalk gör hele senin ayyaş (Tatar’dan bahsediyordu) sokaklarda ne haller ediyor” diye bağırırken, bir yandan da kolumdan tutup yataktan kaldırmaya çalışıyordu.  Ağrılarım tamamen geçmişti ama kendimi çok bitkin hissediyordum, gözüm kararıyordu. Uykusuzluk dengemi bozmuştu. Muhammed abinin desteği ile kazan dairesinden avluya çıktığımda, gün ışığının kör edici etkisiyle sağ dirseğimle yüzümü kapattım. Güler yüzlü patronumun bakışları arasında demir kapıdan çıktık. 

 

30 gün önce…


   Hamam beni çok yoruyordu.Amına koyduğumun çocuklarının keyfine göre kese-köpük yaptığım için gecem gündüzüm birbirine karışmıştı. Bazı zamanlar yıkadığım kadınları dövüyorlar, seslerini duyuyor kötü oluyordum. Kadın ağlaması çok geriyor beni!  Bir de bu mahluklar hamama girip kese-köpük istiyorlardı. Çok defa kafalarını mermerde ezmek istedim ama her defasında kendimi tuttum. Uykusuzluktan halüsinasyonlar görmeye başlamıştım. Tiklerim de artmıştı. Bir taraftan da aklım Tatar’a  takılıyordu. Ona tam güvenemiyordum, “Acaba verdiğim paraları evsizlerin ihtiyaçları için mi kullanıyordu yoksa başka şeyler için mi”

   O gün sigara içmek için avluya çıktığımda, Azerbaycan’lı patronumu telaşla demir kapının zincirini çözerken gördüm. Beni görünce başı ve kaşlarıyla uyum içinde “git buradan” diye işaret etti.  Mesajı anlayıp hemen kazan dairesine girdim ama kapıda minik bir açıklık bırakarak dışarıyı izlemeye başladım. Güler yüzlü Azeri patronumu hiç bu kadar gergin görmemiştim. Demir kapının açılmasıyla birlikte içeri sırayla üç araç girdi. Patronun hal ve tavırlarına bakınca, gelenlerin sıkıntılı tipler olduğunu anlamak zor değildi.


   İri cüsseli adamların arasından, kısa boylu şişman bir adamla  ondört onbeş yaşlarında beyaz tenli ufak bir kız çocuğu resepsiyona doğru yürümeye başladıklarında bende hazırlık yapmak için kazan dairesinden hamama geçtim. Zengin bir aile oldukları belliydi.Kesin kese-köpük isteyeceklerdi, hiç yanılmam. Hamama girip mermerleri iyice ısıtmak için bütün kurnaları (kendime ayırdığım kurna hariç) açıp üzerimi değiştirmek için kazan dairesine geçtim. Hamama geldiğimde kurnalardan akan sıcak su hamamı iyice ısıtmıştı. Önce göbek taşını sıcak suyla iyice ısıttım daha sonra taşın üzerine iki tane peştemal serdim. Peştemallerin baş ve ayak uçlarına, uzanacak müşterilerin rahatı için ek peştemaller koydum, son olarak kese köpük yaparken serinleyebilmek için başımdan aşağıya boşaltacağım soğuk su kurnamı doldurdum. Her şey hazırdı, birazdan iyi bahşiş alacağım zengin aile sıra sıra ya da hep birlikte hamama geleceklerdi...

10 dakika sonra...

Göbek taşı alttaki ısıtmaların gücüyle iyice ısınmış üzerindeki su kurumuştu. Bu şekilde üstüne birisi uzanamaz ısıdan yanardı. Göbek taşını tekrar ıslattım. Bu defa soğuk suyla ama gelen olmadı...

15 dakika sonra…

İçerisi alev gibi olmuştu. Kurnaların musluklarını teker teker kapatmaya başladım. Her kapanan musluk hamamda yankılanan su sesini hafif hafif azaltıyordu. Son musluğu kapattığımda birden içeride derin bir sessizlik oldu.


20 dakika sonra…

Derinden gelen bir ses, “Pajalusta ne haçu.. ne trogay menya. Pajalusta..pajalusta.” (Lütfen istemiyorum. Bana dokunmayın. Lütfen lütfen)

   Çığlıklar, aynı cümleler tekrar ederek yükseliyordu. Çok şaşırmıştım. Daha önce de burada kadın çığlığı duymuştum ama bu küçük kız çocuğunun çığlığı, müşterilerinden dayak yiyen fahişelerin çığlıklarını ikiye, üçe hatta bine katlamıştı. Kapıya doğru yöneldiğimde birden sendeledim, düşmemek için göbek taşının kenarına elimi attım ama denk getiremedim. Bileğimin üst kısmını göbek taşının kenarına sürterek yere yığıldım. Yerden fırlamam zor olmadı. Hemen sesin geldiği odaya yöneldim.  Odanın kapısına elimi uzattığım anda birden kafamdan onlarca olasılık geçmeye başladı. “Ne yapabilirdim ki, içeri girip adama nasıl engel olacaktım? Korumalar işimi bitirirdi. Onlar halletmese bile patron kapının önüne koyar ve tüm bu yaşananlara rağmen küçük kıza yine olanlar olurdu. Hem bana neydi, ben işime bakmalıydım. Ayrıca, dışarısı adam doluydu, çıkmama izin vermezlerdi, bir şekilde sağ çıksam bile kızı çıkaramazdım ve zaten artık çok geçti! Olan olmuştu.”

  Tüm bu fikirler kafamın içinde, kız çocuğunun çığlıkları ise (akustik etkiyle) hamamda yankılanırken (Pajalusta..pajalusta) öylece olduğum yere çöktüm. Evet aynen tam olarak öyle yaptım. Bir korkak gibi yaşananlara tepkisiz kalıp öylece olduğum yere çöktüm. Bir süre sonra küçük kızında sesi  kesildi. Sanırım, kimsenin kurtarmaya gelmeyeceğini anladı ve kaderine razı oldu.


Şimdi Can içeri girecek
— Hadi Can aç şu kapıyı, tutup çek o minik kızı!
— Hadi Can içeri gir ve kurtar o küçük kızı!


 “Şu an eminim tüm kadınların gözlerinden yaş, dudaklarından yukarıdaki satırlar dökülüyor ama yanıldınız! Ben bunların hiçbirini yapmadım, parmağımı bile kıpırdatmadan bir leş gibi öylece olduğum yerde kalakaldım!  Biz erkekler sizler gibi duygularımızla hareket etmeyiz çünkü bizler sizler kadar cesur ve sizler kadar İNSAN değiliz! “

10 gün sonra…


   Bir yandan Muhammed abinin anlattıklarını dinliyor, bir yandan  lokmalar hala boğazımdan zor geçtiği için elimde tuttuğum şavurmayı yavaş yavaş yiyordum.  

   Tatar tüm dediklerimi eksiksiz yerine getirmiş, verdiğim paralarla evsizlerin karnını doyurmuş, onlara eldiven, atkı ve alkol almış, ona güvenimi boşa çıkartmamıştı. Keşke bende kendime, Tatar’ın bana olduğu kadar dürüst olabilseydim.O gün akşama kadar sokaklarda dolaştım. Kafamı toparlayabilmek için uzun yürüyüşler yaptım. Akşam olduğunda Muhammed abiyle birlikte yardım ettiğimiz evsizleri görmeye gittik.

   Sokağa yaklaştığımızda bir kazanın başında ortalama yirmi yirmi beş kişilik insan kuyruğunu, kazanın başında da Tatar’ı gördüm. Bir elinde kepçe diğer elinde votka şişesi!


   Muhammed abi suratını ekşiterek “Hele şunun şekline şemaline bak! Bir elinde nimet diğerinde arak, “ (Arak, azeri dilinde alkol) dedi.


   Muhammed abinin söylediklerine aldırış etmeden, yemek sırasında bekleyen ve etrafta oturmuş çorbalarını içen evsizlerin bakışları arasında Tatar’a doğru yürümeye başladım. Alkol, sidik ve yemek kokuları birbirine karışmıştı. Kafası yerinde olmayan birinin bu ortamda durabilmesi mümkün değildi. Muhammed abi bu sebepten peşimden gelmeyip sokağın başında beklemişti.

   Tatar beni görür görmez elindeki kepçeyi yanında duran erkek mi kadın mı olduğunu anlayamadığım evsizin eline tutuşturup bana doğru koşmaya başladı. Yaklaştığında gözlerinin içinin güldüğünü görebiliyordum. Aramızda bir adım kala elimi kaldırıp bana sarılmasını engelledim. Elinde tuttuğu votka şişesine baktığımı anlayınca uzattı. Votka şişesinden kocaman bir yudum aldıktan sonra Tatar’a bakarak, “Spasiba Bratan,” dedim. Bu teşekkürün sadece votka şişesi için olmadığını ikimizde biliyorduk. Tatar, bana dikkat kesilmiş evsizlere dönerek Rusça bir şeyler söyledi. Evsizlerin bana bakışlarındaki minnetten anlaşılıyordu ki onlara bu yardımları yapan kişinin ben olduğumu söylüyordu. Bana dönüp,“Sana teşekkür ediyorlar, kim olduğunu soruyorlar,” dedi. Cevap vermedim. Selamlaşıp sokağın başında bekleyen Muhammed abiye doğru yürüdüm. Sokağın başına geldiğimde durup arkama baktığımda evsizler topluluğunun hala beni izlediğini gördüm.

  İstediğim olmuştu işte! Moskova’daki ikinci sabahımda korkarak peşlerinden gittiğim evsizleri peşime takmıştım!

Muhammed abiye dönüp anlatmaya başladım;

   “Muhammed abi, ben küçükken babam çok içerdi, akşam eve geldiğinde beni dövmesin diye annem, evin holünde duran çamaşır makinesinin arkasındaki apartman boşluğuna kapatırdı. Babam uyuyana kadar da oradan çıkarmazdı. Orada kalmaktan çok korkardım. Boşlukta sürekli güvercinler olurdu ve sesleri beni çok korkuturdu. Sırf annem beni oraya kapatmasın diye akşamları evden kaçardım. Evimiz birinci kat olduğu için balkondan rahatça inebiliyordum.

   Muhammed abi, benim geldiğim yerlerde geceler çok tehlikeli olur, hele de bir çocuksan daha da kötü! Dışarda kaldığım geceler insanlardan korunmak için köpeklerle uyurdum. Anlayacağın köpekler gibi bir yaşam sürdüm ve gördüğün gibi hala ayaktayım. Tatar’a söyle, onlara adımın KÖPEK olduğunu söylesin.”

   Muhammed abi, Rusça Tatar’a seslenerek, “ Yego zovut SABAKA,”

Onun adı KÖPEK! dedi.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile