Köpek, saatlerce yürüdü sokaklarda umarsızca….Bir kolunda evsizlerden satın aldığı  minnetin kibri, diğer kolunda kaderine terk ettiği kız çocuğunun pişmanlığıyla birlikte yürüdü saatlerce...Bir Köpek, bir Kibir ve bir Pişmanlık!

 

  Elbet kibir bir gün onu terk edecekti ama pişmanlık bir ömür sadık kalacaktı. Görmüştü o küçük kızı. Patronu, tecavüze uğrayan kızı temizlemesi için hamama getirmişti ama ne anlatabilirdi o anları ne de yazabilirdi. Bir ömür, dilin söylemek, kulağın duymak, gözün görmek, kalemin yazmak istemeyeceği bu olayın ağır yüküyle yaşayacağını biliyordu.

   Öylece yürüdü sokaklarda Köpek, bir kolunda bir gün onu terk edecek kibri, bir kolunda bir ömür sadık kalacak pişmanlığıyla… Bir Köpek, bir Kibir ve bir Pişmanlık!

    “Moskova’da evsizlerle kaldığı  ilk gece kendi kendine “Ne pahasına olursa olsun, bu şehirden elim boş dönmeyeceğim” diye söz vermemiş miydi? Çerkez pazarının pis havasını içine çekerken “Madem hayat beni cehenneme çekiyor, bende o cehennemin zebanilerinden olurum” dememiş miydi? Köpek seçimini yapmıştı,YA HEP YA HİÇTİ!”

   Tatar’ın istediklerimi eksiksiz yapmış olması  biraz da olsa  motive etmiş, istemeyerek de  olsa  hamama geri dönmüştüm çünkü evsizleri elimde tutabilmek için paraya ihtiyacım vardı. Ve tek işim hamamdı, onu kaybedemezdim. Kendimi toparlayarak çalışmaya başladım. O konuyu ise patronla hiçbir zaman konuşmadık.

   İşler gün geçtikte artmaya başlamıştı. Artık fahişeler tek başlarına ve daha sık kese-köpük yaptırmaya, masaj olmaya geliyorlardı. Çoğunun vücudunda morluklar vardı. Sıcak mermer ve aromatik yağlar acılarına iyi geliyordu.

   Boş günümün sabahında soluğu Çerkez pazarında aldım. Burada her türlü pisliğin döndüğünü biliyordum. Perdenin arkasını görebilmek için bütün gün pazarı dolaştım, insanlarla iletişim kurmaya çalıştım. Özellikle Türklerle iletişim kurmak istedim ama o kadar suratsızlardı ki selamlaşmaktan öteye gidemedim. Anlam veremediğim bir şekilde kendi insanlarıyla konuşmak istemiyorlardı!

   Öğleden sonra Muhammed abi geldi. Onunla da uzun uzun gezdik pazarı. Kimler nerede ne iş yapıyor çok iyi biliyordu. Zamanında burada iş yapmaya çalışmış, Türkiye’den tekstil ürünü getirip pazarda satmış  ama  sonra işleri kötü gitmiş. Mafya baskısına da dayanamayınca iflas etmiş. Beni, o dönemlerde iş yaptığı bir Türkle tanıştıracağını söyledi.

   Yorulmuştuk, bir şeyler içmek için bir kafeye oturduk. Ben kahve, Muhammed abi ‘chernyy çay’ (siyah çay) siparişi verdik. Ayaktayken anlamamıştım ama oturunca çok yorulduğumu fark ettim. Aslında yorucu olan kalabalık, insanın enerjisini çekiyor. Düşünsenize yüzlerce ve çoğu da mutsuz olan insanlarla iç içesiniz. İşte insanı asıl yorgun düşüren bu. Yoksa bir göl kenarında ya da bir ormandaki uzun yürüyüşler insanı bu kadar yormaz aksine dinçleştirir.

   Renkli gözlü garson kız gülümseyerek önce benim kahvemi sonra Muhammed abinin çayını bıraktı. Muhammed abi cebinden çıkardığı şekerlemelerden bir tane bana uzattı. Suratındaki tuhaf gülümsemeye anlam veremedim. “Hayırdır abi, neden gülüyorsun” diye sorduğumda Muhamed abi, “Ha böylesini istersem kaparam, eve saklayam,” dedi. Garson kızdan bahsediyordu. “Al abi, sana engel olan mı var,” dedim. Muhammed abi suratını ekşiterek, ”Aslan gibi delikanlısın, kızlar gözünün içine bakıyor. Dünyanın lezzetidir bunlar. Hayattır hayat” derken bir yandan da etraftaki kadınlara bakıp onları bana gösteriyordu. O kadar çok çıplak kadın görmüştüm ki anlattıklarını boş boş dinliyordum. Neyse ki beklediğimiz kişi içeri girdi. Muhammed abi,‘Bak Mehmet’ geliyor’ diyerek tahmin ettiğim kişiyi gösterdi. Masaya yaklaştığında elini uzatıp ‘Selamün aleyküm’ dediğinde şivesinden doğulu olduğunu anlamıştım.  Siyah pardösüsünü çıkartıp sandalyeye asarken bileğinde  sallanan siyah tespihi göründü. Lacivert ceketinin kollarını kıvırıp masaya oturdu. Cebinden çıkardığı marlboro paketini masaya koyup, “Çayınız yok mu Muhammed abi,” dedi. Otuz yaşlarında, bir yetmiş beş boylarında, siyah saçlı, beyaz tenli kilolu değil ama yanakları tombul bir adamdı Mehmet. Çerkez Pazarında, sahiplerinin Malatyalı olduğu, kumaş işi yapan bir firmanın mallarının başında duruyormuş.

  Muhammed abi Mehmet’e, pazarda iş yapmak istediğimi söyleyince Mehmet parmakları arasında şakırdattığı siyah tespihini seri bir hareketle bileğine geçirdi. Ağzını şapırdatarak çayından kocaman bir yudum aldı, yarısı boşalmış bardağı masaya bıraktıktan sonra bana dönüp, “Kaç paran var,” dedi. Cevabımı beklemeden, uzun uzun daha önce Muhammed abiden duyduğum nasihatleri çekmeye başladı. Çerkez Pazarında adamı yerlermiş, Moskova İstanbul’a benzemezmiş, burada iş yapmak çok zormuş…Mehmet bunları anlatırken aniden sözünü kesip, “Bak birader seninle açık konuşacağım, ben bu şehrin amına koymaya geldim  ve koyarken de birilerinin yardımına ihtiyacım var. Yardım edenler  paylarına düşeni fazlasıyla alacaklar” diyerek ayağa kalktım. Elimi Mehmet’e uzatıp gözlerimi gözlerine dikerek,“Var mısın, yok musun?” dedim.  Mehmet hiçbir şey demeden  çayının kalan yarısını içti,  sonra ayağa kalkıp elimi sıkarak, ‘Eyvallah’ dedi

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile