15 gün sonra...


   Kapanan gözüm neredeyse tamamen açılmıştı. Soğuk hava doğal kompres görevi görmüş olmalı.yüzümdeki, vücudumdaki şişlikler inmiş, kaşımdaki ve dudağımdaki açılmalar kabuk bağlamıştı. Aldığım ağır iki darbeden biri sağ arka bacağıma, diğeri sol alt kaburgama geldiği için hareket ederken zorlanıyor, dengemi sağlayamıyordum. Nefes alırken hala canım yanıyordu. Sol alt kaburgamda ya çatlak ya da kırık vardı. Parmaklarımı daha rahat açıp kapatabiliyordum ama hala yumruklarımı tam sıkamıyordum. Kesin yumuşak dokular zedelenmiş olmalı. Gözümü kurtarmıştım ya gerisi düzelir.


   Günde bir tane şavurma yiyordum (Türkiye’deki tavuk döner gibi bir şey, içine bol mayonez, ketçap ekliyorlar). En ucuzu oydu. Ortalama iki dolara geliyordu. Altmış dolarımdan otuz dolarım kalmıştı. Bu şekilde devam edebilirsem iki hafta daha aç kalmazdım. Daha önce de söylediğim gibi aslında bir şekilde İstanbul’a dönebilirdim ama orada beni bekleyen daha konforlu bir hayat yoktu. Tek fark burada kimseyi tanımıyor, dillerini bilmiyordum. Ve gece kalacak yer bulmak çok sıkıntıydı ama tuhaf bir şekilde hoşuma gitmişti bu şehir. Daha da enteresanı, burada kendimi daha mutlu hissediyordum. Bir şekilde tutunacaktım bu sihirli şehre.


   Düşüncelerim, sağ yanağıma düşen yağmur damlasıyla dağıldı. Aniden gerildim. İki haftadır ilk defa yağmur görmüştüm bu şehirde. Nerden çıktı şimdi bu! Sağ gözüm atmaya başladı aniden! Gerilince böyle oluyor. Yağmuru hiç sevmem. Öyle böyle değil harbiden sevmem! Tek bir damla dahi değmemeli! Islanmamak için kendimi hemen metronun ara girişine attım. Başım ellerimin arasında düştüğüm durumdan nasıl kurtulacağımı düşünürken birden, “Selâmün aleyküm” sesiyle irkildim. Hemen doğruldum. Karşımda, orta boylarda belki daha da uzun, üstü başı yırtık, üstünde dizlerine kadar kırçıllı açık gri bir kaban, ellerinde kesik eldivenler olan beyaz tenli, küçük gözlü, otuzlu yaşlarda ve kafası epeyce iyi olduğu belli olan bir adam duruyordu. Çok şaşırmıştım. On beş gündür ilk defa birisiyle konuşabilecek olma ihtimalini düşünmek bile iyi hissettirmişti.

“Selâmün aleküm,” dedim.


   Nereden anlamıştı ki müslüman olduğumu? Belki de sadece saçmalıyordu ama bu selam içimi ısıttı. Elimle kendimi göstererek, “Türküm, “‘dedim. Birden o küçük gözleri büyüdü. Elini göğsüne vurup, “Tataram,'' dedi. Net olmasa da söylediklerini anlayabiliyordum. Şaşkınlığım iyice artmıştı. Cebindeki votkayı çıkartıp uzattı. Kibarca reddettim. 


   Eliyle, “Hadi gidelim” der gibi işaret etti. Devamında, Rusça uzunca bir cümle kurdu. Sadece, “Davay”( Rusça hadi demek) kısmını anladım. Tanımadığım, kafası iyi bir adamın peşine takılıp gitme düşüncesi önce tereddüt ettirdi ama son yaşadığım olaydan daha da kötüsü ne olabilir diyerek, biraz önce kaçtığım yağmurun altında bu evsizin peşine takıldım. Allahtan yağmur yavaşlamıştı. Tatar birden, kapısı açılan bir apartmana hiç beklenmedik bir serilikle daldı. Bir eli kapıda diğer eliyle beni çağırdı. Binanın girişi rutubet kokuyordu. Boyası neredeyse tamamen dökülmüş, tavanı nemden balon yapmış, üzerinde kırık posta kutuları, Rusça yazılı kağıtlarla kaplı mantar  pano bulunan duvarları olan bir koridordan ikinci girişe daldık. Sanki lüks bir evi tanıtan emlakçı gibi eliyle etrafı gösterip, ‘’Kak!“(Rusça Nasıl demek) dediğinde geceyi burada geçireceğimizi anladım. Ses çıkartmadan yavaşça merdivenin altına çöktüm. Votka şişesini tekrar uzattı. Bu defa aldım.

   Zararsız birine benziyordu ama sokakta kalıyorsan ayık olmalısın, köpek gibi uyumalısın ve en ufak hareketi algılamalısın. Cebimdeki otuz doları bırakın bir ayyaşa, Putin bile gelse kaptırmaya niyetim yoktu. Sahip olduğun tek şey avucunun içine sığıyorsa kralı gelse vermezsin! Hani derler ya kaybedecek bir şeyi olmayan insandan kork! İşte ben tam da öyle bir durumdaydım.

   Tatar tam karşıma geçip bağdaş kurarak oturdu. Şimdi sorgu başlayacak, “Kimsin, burada ne işin var? “diyecek diye düşünürken, o hiç bir şey sormadan öylece bana bakıyordu. Kavga edecek durumda değildim. Ani bir hareket ağrılarımı artırabilirdi. Yine de düşündüm. Kavga etmek isterse yeni silahım hazırdı. Elimdeki votka şişesi! Ama bu defa ilk hamleyi Tatar’dan bekliyordum. Sağ elini yavaşça göğsünden içeri doğru sokup boyundaki kolyeyi çıkarırken, elimde sıkıca tuttuğum şişeyi gevşettim. Yaşadıklarımdan sebep neredeyse gariban bir evsizin gırtlağını kesecektim. Dikdörtgen şeklindeki kolyesini (hani şu içinde resim veya başka bir şey koyulabilen kolyelerden) soğuktan donmuş parmaklarının arasında sabitlemeye çalışıyordu. Başaramayacağını anlayınca bana uzattı. Kolyeyi açtım. İçinde çok güzel iki kız çocuğu resmi vardı. Yanaklarımın gerilmesinin verdiği hisle, iki haftadır ilk defa tebessüm ettiğimi fark ettim. Kolyeyi uzattım. Önce resimleri öptü. Sonra sağ eliyle göğsüne koyup, “Menim kızlarım,’ dedi (Kırım tatarlarının Türkçesini biraz dikkat ederseniz net anlayabilirsiniz). Votkasını usulca uzattım. Yavaşça anlatmaya başladı.

   Güne birkaç litre ucuz votkayla başlayıp dilenmeye çıkıyormuş. Arada, Çerkez pazarı diye bir yerde yevmiyelik işler yapıyormuş. Bazen pazarda kalıyormuş. Aslen Kırımlıymış ve aslında baytarmış. Alkole, okumak için geldiği Moskova’da alışmış, dönünce de bırakamamış ve alkol yüzünden sahip olduğu her şeyi kaybetmiş; eşini, işini kızlarını... O anlatırken düşündüm; acaba benim bir kızım olsa onu alkole tercih eder miydim? Açıkçası başka hayatları yargılayacak kadar temiz bir hayat sürmedim ama bir kızım olsaydı ona kendimi adardım. ‘Bir kız çocuğu’ ne güzel olurdu bee... Tatar çoktan sızmıştı.           

  “Sanırım o uyuduğuna göre artık kendini anlatma sırası bana geldi ama sizden isteğim, beni kafanızda bir kalıba sokmayın, bir cinsiyette vermeyin. Belki bir kediden belki de bir köpekten doğdum. Sadece tek bir şeyi dikkate alın; her ne olursa olsun bende yeryüzünde yaşayan her memeli türü gibi bir ananın rahminden düştüm.

İstanbul’un gri semtlerinin birinde doğdum. Hani şu olaylar olunca polisin girerken zorlandığı semtler. Erken yaşlarda sürekli firar ettiğim çocuk esirgemeye yerleştirildim. Annem de ağır ruhsal problemlerinden dolayı, benimde ilerleyen yıllarda madde bağımlılığından yatacağım Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesine kalıcı olarak yerleştirildi. Arada doktorlar bir araya gelmemize izin veriyordu. Bir bankın üstünde hiç konuşmadan saatlerce otururken, o geçmişine ağlardı ben geleceğe kinlenirdim!”

                   

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile